Sayın sepetli köyü halkı 1988/3 tertiplerin agustosta asker senliği vardır eger köy dısında oturupta şenliğe katılmak isteyen arkadaslarımızın 05464878741 nolu cep telefonunu aramaları yeterlidir.Unutmayınki insan hayatta 1 kez askere gidiyor ilerde anlatacak anınız olur lütfen yukarıda yazılı olan cep telefonunu aramaları önemle rica olunur... Ali BOLAT
Geleneksel yayla şenliğimiz 02/03 AĞUSTOS 2008 Cumartesi/ PAZAR Günlerinde kendi yaylamızda ELMA PINARI yaylamızda yapılacagı derneğimiz tarafından bildirilmiştir..
Köyümüz halkından Salim KIRTEPE vefat etmiş olup cenazesi 18.06.2008 tarihinde ikindi namazını takiben köyümüz mezarlığına defnedilecektir. Salim Emmiye Allahtan rahmat ailesine baş sağlığı diliyoruz.
Nebiler nebisinin dünyaya teşrifi münasebetiyle bilindiği gibi Nisan ayı “KUTLU DOĞUM” haftası olarak kabul edilir ve kutlanır. Aslına bakarsanız, bu tür günlük, haftalık kutlamaları şahsen tasvip etmem. Anneler günü, Babalar Günü vs. gibi. Ama kutlanıyor olması nedeni ile ister istemez kendimizi içinde buluveririz.
Bu hafta nedeniyle ben, izniniz olursa Peygamberimizin peygamberliğine farklı bir bakış getirmek istiyorum. Bu bakış aslında bilinmeyen değil de az kullanılan bir bakış.
Cenab-ı Hak tarafından peygamber olarak görevlendirilince, Resulullah, İslam’ı yaymaya dikkat edersek, köyden değil şehirden başlamıştır. Tarih boyunca ve günümüz de dahil olmak üzere, okumuş, aydın, bilgili ve insanlık üzerinde etkili olan kesim hep “Şehirli” kesim olmuş ve Peygamberimiz, İslam’ın yayılışında muhatap olarak bu kesimi almıştır.
Cahil, okumamış kesimde daha çok taraftar bulması muhtemelken ve yaymakla görevli olduğu dini kabul ettirmesi çok daha zor iken, zor olanı seçmesi esasında bize önemli mesajlar vermektedir. Bunu iyi algılamamız ve bu mesajı doğru okumamız gerek.
Peygamberimizin bu “kabulü zor” olanı seçmesini görmeyip, İslam’ı adeta okumamış, cahil, kesimin diniymiş gibi gösterilmesi son derece yanlış, son derece tehlikeli ve son derece gerçeğinden uzak bir algılamadır.
O, fakirin, yoksulun yanında olmuş doğrudur ama bilgili azınlığı bilgisiz çoğunluğa tercih etmiştir ve görevini hep bunları muhatap alarak yerine getirmiştir.
Özellikle Cumhuriyetin ilk yıllarından sonra uygulanan din baskısının etkisiyle İslam, cahil dini, ya da köylü dini hüviyetine adeta itilmek istenmiştir.
Zaman zaman din, ehil olmayan, okumamış; dinin ruhunu bilmeyi bir tarafa bırakın, ibadete talluk eden bir çok hükümlerini bile bilemeyen cahil insanlar elinde kalmıştır.
Dine biraz kuşkuyla bakan insanlar bu manzara karşısında artık dini, “olduğu ruhuyla” değil, ehil olmayan sözde din adamlarının acziyetinde değerlendirmeye başlamışlardır.
Ama çok şükür millet buna sahip çıkmış ve artık dini cahillerin dini olmak görünümündeki giydirilmiş elbisesinden çıkararak, Allah Rasulünün giydirdiği uluhiyyet libasına kavuşturmuştur. Türkiye’de artık din; cahilin, köylünün dini olmaktan çıkmış, okumuşun, şehirlinin dini olma hüviyetine kavuşmuştur ve devam etmektedir.
Son yıllarda, din hizmetleri Diyanet İşleri Başkanı’ından alın da bazı İl Müftülerimize kadar akademik kariyeri olan insanlar tarafından yürütülüyor olması bunun en açık örneğidir.
Evet olması gereken de budur. Bize göre, bırakınız merkez cami imamlarını, mezralarda bulunan camilerin imamları bile yüksek okul mezunu olmalıdır ve hatta şarttır.
Hukuk; “Hak” kelimesinin çoğuludur. Hukukun varlığını kabul etmek için öncelikle “Hak” kelimesinin karşıladığı nesnenin ne olduğunu belirlememiz lazım. Öyleyse hak nedir? Halk arasın da bilinen anlamıyla hak; müspet bir emekle elde edilen kazanımdır. İnsanlar, genel ahlak kuralları çerçevesinde bir şey elde edebilmek için, emek sarf ederler, sarf ettikleri bu emek karşısında elde ettikleri şey onların hakkı olmuş olur. Haklar bazen kazanılır bazen da verilir. Örneğin, bir işçinin çalışması karşılığında elde ettiği şey ücretidir, yani işçi bu hakkı çalışarak kazanmıştır. Bir de insanların kendilerine verilen hakları vardır. Yine çalışan işçiye devletin verdiği sağlık hizmetlerinden yararlanma hakkı. İşte bu, çalışarak elde ettiği değil çalıştığı için kendisine verilen bir haktır.
Bu ikisi dışında bazı hakları daha vardır ki o da; doğuştan kazandığı haklardır Bunlardan en başta geleni olan “Yaşama hakkı” gibi.
Takdir edersiniz ki biz bir hukukçu değiliz. Bu nedenle de bunlardan daha çok ayrıntıya girmeyi düşünmüyoruz. Bildiğimiz kadarıyla insanların bu haklarının kullanımlarının denetlenmesine “Hukuk”, denetleyenlere “Hukukçu” bu işlevi yürüten kuruma da “Yargı” diyoruz.
İnsanların en çok kazanım elde ettikleri sisteme de demokrasi diyoruz. Yani insanlar dünyadaki hiçbir sistemde demokraside elde ettiği haklar kadarına sahip olamazlar.
Durum böyleyse; insanların en çok kazanım elde edişlerinin tek ve yegane kaynağı da insanın kendisidir. İnsanların kendilerini yansıttı en büyük ve yegane erk de demokrasidir. Demokrasilerin en vazgeçilmezi de siyasi partilerdir.
Şimdi bir muhasebe yapalım. Bir ülkede en büyük, en gerçek, en doğru, en güçlü olan insanın kendisi midir, yoksa insanların ortaya koyduğu kurallar mıdır?
Normal akıl sahibi olan herkes bu soruya şöyle cevap verir diye düşünüyoruz. Hiçbir kural, bu kuralı koyandan daha önemli değildir. Öyleyse hukuk, milletten daha önemli olamaz.
Bu kuralları işlettiğimiz zaman şu sonuç çıkıyor.
Millet iradesi karşısında, ne kadar “Hak, hukuk, yargı vs.” varsa, bütün bunların tamamı sadece bir araçtır.
Araç; hiçbir zaman, hiçbir mekan ve hiçbir şart altında binicisinden ve kullanıcısından önde değildir.
Böyle olunca; bu ülkede kendilerine “Hukukçu” diyen hiçbir akl-ı selim insan kendisini millet iradesi üstünde göremez, gösteremez.
Görür ya da gösterirse ne olur?
Şu olur?
Hukuk denilen o kutsal şey, ya fahişe olur ya da zampara.
O zaman hukuk; toplumda fahişe ya da zampara durumuna düşmüşse, kaybeden kim olur?
Elcevap!
Millet olur.
Kendilerine “Hukukçu” diyen kimi kafaların, “Sebep ne olursa olsun” millet ve memleket istikrarına, “Hukukun üstünlüğü” yaftası altında, kazık attıklarını bilmeyen kimse sanırım yoktur.
İktidarda bulunan bir siyasi iradeyi “eftan püften” sebeplerle kapatarak, kendilerine veya kendileri gibi düşünen kafalara iktidar yolu açmak uğruna, millet geleceğini, gelenev kadınlarının beklentisine itiyorlar da haberleri yok. Bu zavallılar, etekleriyle başlarını örtüyorlar.
Yazık bu millete yazık! Bu aziz millet, bu vicdan fahişelerinin zamparalık serüvenlerinin hiç birini hak etmedi.
İçinde bulunduğumuz Mart 2008 yılında, dünya piyasalarındaki ekonomik sarsıntılardan en az etkilenen ülke olduğumuz şu günlerde, bir Baş Savcının “Öküz altındaki buzağı” kadar saçma hilaf-ı hakikat bir gerekçe ile dava açarak iktidarda bulunan seçimden yeni çıkmış bir siyasi iradeyi kapatmayı hedeflemek suretiyle ülke ve millet istikrarına attığı kazığı, sanırız ancak ve sadece, Türkiye Cumhuriyetine düşman olan ülkeler ve insanlar atar.
Efendiler! Türkiye Cumhuriyeti şu günlerde; bir taraftan terör illetiyle savaşmakta, bir taraftan dünyanın ekonomisini alt-üst edecek bir krize karşı durmak mücadelesi vermek zorunda iken, söyler misiniz Allah aşkına nereden çıktı bu iş?
Tamam anladık. Eğer siyasi irade ile bir hesabınız varsa Allah için, vatan ve millet için ne olur şu hesabınızı biraz erteleyin.
Dışta savaş, içte savaş! Ne olacak bu milletin hali?
Millet nereye gidiyor?
Millet nereye götürülmek isteniyor?
Ey AZİZ Millet!
Nereye gittiğini ve sana rağmen, nereye götürülmek istendiğini gör!...